
15 Şubat 2007
13 Şubat 2007
mimlenmişim
cenk unal ve aşk-ı beka tarafından mimlenmişim.madem mimlenmişim yazmamak olmaz tabi.
1-betül isminde iki buçuk yaşında çok sevimli bir kızım var.
2-blogcu arkadaşlar arasında yakından tanıdıklarım var:)
3-yemek,pasta,börek v.s. gibi şeyler yapmayı severim.
4-et yemeyi sevmem.
5-gezmeyi çok severim.
mimleme hakkımı kullanırken kullanmama hakkımı kullanarak kimseyi mimlemiyorum, zaten kimsede kalmamış:)
1-betül isminde iki buçuk yaşında çok sevimli bir kızım var.
2-blogcu arkadaşlar arasında yakından tanıdıklarım var:)
3-yemek,pasta,börek v.s. gibi şeyler yapmayı severim.
4-et yemeyi sevmem.
5-gezmeyi çok severim.
mimleme hakkımı kullanırken kullanmama hakkımı kullanarak kimseyi mimlemiyorum, zaten kimsede kalmamış:)
9 Şubat 2007
6 Ocak 2007
Allah kabul etsin
Hac için bütün hazırlıklarımızı yapmıştık ve yola bir korkuyla çıkmıştık. acaba bizi mekkeye geçirecekler mi yoksa çevirecekler mi? kendimize göre ufak bir hazırlıkda yapmıştık, eğer bizi çevirirlerse bir düşündüğümüz vardı. nitekimde öyle oldu. mekkeye giriş noktasındaki kontrol noktasına kilometrelerce uzaktan başlayan kuyruk saatler sonra bitmişti. sıra bizim araca geldi tam geçerken polisler durdurdular arabayı, bir polis arabanın önüne biri de arkasına var güçleriyle vuruyorlardı. polisler sinirli ve acımasızlar, zenci ve yapılı olunca da daha bir korkunç oluyorlar. bize hemen ikame sordular gösterdik ama işe yaramadı. haccamı gideceksiniz dediler hayır dedik, inanmadılar ve "la,la" dediler. zaten la dedikleri zaman olay bitmiştir. sözlerinden kimse dönderemez onları. bu arada ben sürekli okuyup üflüyordum."Allahümme ya vedud, ağzını bağla dilini tut :) " ama bizi dönüş yoluna saptırmışlardı bile. bir tantana gürültü yapıyorlar kolaysa derdini anlat o zaman.. ama allah bize yardım etti, yanımızda getirdiğimiz doktor sevkini gösterdik polislere, hastaneye gidiyormuş gibi yaptık. inanacak gibi oldular ki tekrar içlerindeki acımasız kişilik çıktı ortaya ve "la,la" dediler. bu sefer b planını uyguladık biz de. pazartesi sabahı için aldığımız uçak biletlerini gösterdik. işte o zaman inandılar çok şükür. hac yapacak insan bu kadar erken dönmez diye düşünerek bize izin verdiler sonunda. gerçi çevirdikleri bir sürü insanda arabalarını bırakıp eşyalarını yüklenip yürüyerek tekrar şehre giriyorlardı. en kötü ihtimal biz de öyle yapardık. çok şükür gerek kalmadı.
mekkeye girdikten sonra kendimizi muazzam bir kalabalığın içinde bulduk. mahşer yeri gibi her yer. mikat mahellinde ihrama girdik. türkiyeden gelen bir tanıdığımız vardı, onun grubuna katılacaktık. grupla birlikte daha kolay oluyormuş. gruba katılınca sanki türkiyeden gelmişiz gibi oldu.
mekkkede oturduğumuz için ifrad haccı yapmamız gerekiyormuş. ifrad haccına göre de arafattan önce her hangi bir şey yapmaya lüzum olmuyor. perşembe gecesi direkt arafata çıktık. yollarda otobüs seli vardı adeta.. milyonlarca hacı aynı anda arafata çıkıyor. kalabalık öyle büyük ki..otobüs hareket edince rehber eşliğinde hep bir ağızdan niyet ettik, artık hacı oluyorduk.gidene kadar rehber elinde mikrofonla bize müzdelife mina ve arafat hakkında bilgiler verdi otobüsde. her anı çok güzeldi.
arafata vardığımızda her yer çadır doluydu. gözünün alabişldiğine çadır. bizim için ayrılmış olan çadırlara yerleştirildik ve geceyi geçirmek için yerlerimizi aldık. ama gece öyle soğuk ki, ve bizde öyle hazırlıksız yakalandık ki biraz zor geçecek gibiydi. geç saatlere doğru herkes teker teker yatmaya başladı ama uyumak pek mümkün değil soğuktan. yatan geri kalktı. seccadesi olanlar şanslılardı, omuzlarına atıp biraz korunabiliyorlardı soğuktan. ben de sabaha kadar titreyerek cevşen okudum. bir yandan da dua ediyordum allahım güneş hemen doğsun diye..bir teyze gece, soğuğun acısından "bir daha sıcaktan asla şikayet etmeyeceğim "demişti. gece zor ama çok lezzetliydi. o lezzeti başka bir şeyde bulabilirmiyim bilmiyorum. eşsiz bir lezzeti vardı mübarek gecenin.. soğuğun verdiği acı içinde de olsa her saniyenin tadını çıkarmaya çalışıyordum.güneş doğunca ısındık çok şükür, güneşin sıcaklığını hisseden uykuya daldı.
öğle ezanı ile birlikte ikindi namazını da cemaatle kıldık. sıra vakfeye gelmişti. işte bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. telefona kaydetmek aklıma geldi ama maneviyatı bozmak istemedim. zaten telefonla da ilgilenecek durumda değildim. milyonlarca hacı vardı ama sanki vakfe zamanında hepimiz bir ruh gibi olmuştuk. eller göğe doğru açıldı, allahın huzurunda ayağa kalktık, ellerimizi kaldırdık ve aminlerimiz karıştı meleklerin aminlerine..işte o zaman öyle bir rahmet yağarmış ki gökten üzerine rahmet değmeyen kalmazmış. merhametlilerin merhametlisine yalvardık gözyaşları içinde, sonra bir daha yalvardık, hep yalvardık. gökyüzü çok berraktı. masmavi göğün arasından süzülen güneşin nuru ve sıcağıda üzerimizdeydi.. aminlerin arasında hıçkırık sesleride yükseliyordu beli bükülmüş yaşlılardan.. allah hepinize nasip etsin inşaallah, anlatmakla anlaşılmaz..
akşam güneş battıktan sonra kafilelerle müzdelifeye inildi, bizim kafileye sıra gelene kadar boşalmış çadırları gezeyim dedim. boşalan çadırlar toplanmaya başlanmıştı bile..hüzünlendim birden. her güzellik gibi bu güzellik de bitiyordu. geri de kalmıştı herşey seneye kadar..seneye de kimlere nasip olacakdı buralara gelip dua etmek kim bilir..
müzdelifeye en geç inen heralde bizim kafileydi.gece oniki gibi inmiştik. akşam ve yatsı namazını berabar kıldık. ardından da vakfemizi tekrarladık emin olmak için. ama arafatta vakfe bambaşkaydı. sonra da yedişer tane taş topladık şeytan için ve yola çıktık yürüyerek. lebbeyklerle yürüdük melun şeytana doğru. bir an şeytanı düşündüm, bir dünya insan kin ve nefretle sabırsızlanarak ellerinde taşlarla kendine doğru yürüyor. ne fena bir durumdur onun için.
minaya giderken her kafilenin bayrağını taşıyan bir kaç kişi oluyor. kafilenin önünde, ortasında ve sonunda.. rehberimizin elinde hoparlörle sürekli bizim grubu dağıtmamaya çalışıyordu. diğer kafilelere göre çok kalabalıktık.bayanlar kaybolmasın diye eşarplarının tepesine şirket tarafından verilen renkli gülleri takmışlardı. önce gülmüştüm ama çok işe yarıyormuş. yol uzundu, yorucu oldu biraz ama yoruldukça şaytana hırslanıyorduk.hırslandıkça "tekbir! Allahu ekber" ve " lebbeyk allahümme lebbeyk...." sesleri artıyordu. bu dakikaları kaydettim sizlere göstermek için fakat şu anda yayınlayamayacağım. ileriki günlerde inşaallah yayınlarım.
şeytana yaklaşmıştık artık. gittikçe de yaklaşıyorduk. ilk gün büyük şeytanı taşlayacaktık. işte orda.. görünmüştü. önceki senelere göre izdiham olmamış sayılırdı ama yinede şeytanı taşlarken bir yığılma oluyor. taşlarınızı hazırlayın uyarısından sonra kendimizi bir anda kalabalığın içinde bulduk. öyle bir telaş var ki, herkes hırslanmış. bir adam beni hızlıca itekledi ve koşarak ilerledi. noluyor diye baktım ki, şeytanı taşlamak için kendinden geçmiş. öyle bir sinirle var gücüyle taşları attıki, hızını alamayıp terliğini çıkarıp atanlar bile vardı. atarkende maşaallah çok güzel laf sayıyorlar:) telaştan bir taşımı yere düşürdüm. napsamki diye düşünürken bismillah dedim ve eğildim. yerden başka bir taş bulup attım hemen. zaten öyle acele olmak gerekiyor ki, bunların hepsi saniyeler sürdü. hemen atıp çıkmak gerekiyor. ben çıkarkende takıldım şeytana sinirlenmiş bir kaç amcaya, uzatılan yardım ellerini zor bela tutup çıkabildim sonunda. biraz ileriden arkama dönüp bakayım dedim, gördümki gerçekten insanlar çok sinirleniyorlarmış. şaytan taşlama yerinin iki üç metrelik bir alanı bomboş duruyordu öylece. ama insanlar kendilerinden geçmiş olacaklar ki, herkes diğer tarafa yığılmış ve izdiham olmuş. fakat çok keyifli bir şey melunu taşlamak..diğer günler için vekalet vermemiz gerekmişti. ama seneye inşaallah sonuna kadar taşlarım şeytanı.
sonrasında otele gittik, ihramdan çıkmıştık artık.fakat kimse ayaklarına basamadı o gece, herkes topallıyarak yürüdü. ama o acı içinde bile büyük bir lezzet vardı.
ertesi gün tavaf ve say yapmak için kabeye doğru yola çıktık. onbeş dakikalık yolu bir buçuk saatte gittik. sonunda varmıştık kabeye ama durum burda da farklı değildi. iğne atsan yere düşmez hesabı insanlar taşıyordu heryerden. tam tavafa başlamıştım ki, kaybolduğumu anladım. telefonunda şarjının biteceği tutmuştu. o kalabalıkda kaybolduğumu düşünmek bile beni çok korkutmuştu. dualar ederek arıyordum yakınlarımı ve bir buçuk saatten sonra bulmuştum. bu bile büyük bir mucizeydi. tavafımı ve say'ımı da yaptıktan sonra sabaha karşı haccımız bitmişti çok şükür.
ertesi gece de hazırlanıp türkiyeye geldik hatıralarımızla.. Rabbim bizim ve bütün hac yapanların haclarını dualarını kabul etsin. seneye de nasip etsin inşaallah..
21 Aralık 2006
büyük gün yaklaştı

Az kaldı, kısa süre sonra Allah nasip ederse niyetlendiğimiz üzere hac farizasını yerine getirmek üzere hareket edeceğiz inşaalah. burda bayram şimdilik Türkiye'dekinden bir gün evvel olduğu için haftaya cuma günü güneşin batışından doğuşuna kadar arafatta milyonlarca insanla beraber ibadet edeceğiz inşaalah.
Siz blogcu arkadaşlarımı da unutmayacağım, Allah kabul ederse hepiniz dualarımda yer alacaksınız. sizler de duanızı esirgemeyin, Rabbim hayırlısıyla bir mani çıkarmasında niyetimizi yerine getirebilelim.
Siz blogcu arkadaşlarımı da unutmayacağım, Allah kabul ederse hepiniz dualarımda yer alacaksınız. sizler de duanızı esirgemeyin, Rabbim hayırlısıyla bir mani çıkarmasında niyetimizi yerine getirebilelim.
14 Aralık 2006
13 Aralık 2006
Allah'ım! Ne günah işledim de bunu başıma verdin? (haşa)
bütün kainatı senin ayağına seren, bütün mahlukatı senin ihtiyaçların için halk eden ve sana musahhar eden, bütün yanlışlarına günahlarına rağmen seni bağışlama büyüklüğünde bulunan Zat'a karşı bu sözü utanmadan sıkılmadan söyleme gafletinde bulunan gözleri kör olmuş zavallılara hep birlikte acıyalım ve dua edelim.
insanoğlu nankördür. hayrı kendinden bilir, şerri Allah'dan..
10 Aralık 2006
2 Aralık 2006
28 Kasım 2006
25 Kasım 2006
24 Kasım 2006
23 Kasım 2006
güzel yazılar yayınlamalı
Hz. Ömer arkadaşlariyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.
Derler ki :
-"Ey halife, bu aramizdaki arkadaş bizim babamizi öldürdü. Ne
gerekiyorsa lütfen yerine getirin."
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar , Suçlanan genç der ki :
-Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer;
-Anlat bakalim nasil oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
-"Ben bulundugum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim
ailemle beraber gezmeye çiktik, kader bizi arkadaslarin bulundugu
yere getirdi. Afedersiniz hayvanlarimin arasinda bir güzel atim var
ki dönen bir defa daha bakiyor, hayvana ne yaptiysam bu
arkadaslarin bahçesinden meyva koparmasina engel olamadim,
arkadaslarin babasi içerden hisimla çikti , atima bir taş, atti
atim oracikta öldü. Nefsime bu durum agir geldi, ben de bir tas
attim, babasi öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaslar beni yakaladi,
durum bundan ibaret" dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer:
-"Söyleyecek bir sey yok, bu suçun cezasi idam.Madem suçunu da
kabul ettin" dedi.
Bu sözden sonra delikanli söz alarak
-"Efendim bir özrüm var" diyerek konusmaya basladi
- "Ben memleketinde zengin bir insanim, babam rahmetli olmadan bana
epey bir altin birakti. Gelirken kardesim küçük oldugu için
saklamak zorunda kaldim. Simdi siz bu cezayi infaz ederseniz
yetimin hakkini zayi ettiginiz için Allah(cc) indinde sorumlu
olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardesime teslim
eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki :
-"Bu topluluga yabanci birisin, senin yerine kim kalir ki?!"
Sözün burasinda genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- "Bu zat benim yerime kalir." O zat Hz. Peygamber Efendimizin
(sav) en iyi arkadaşarindan daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr
Ibni As' dan başkasi değildir. Hz.Ömer Amr'a dönerek,
- "Ey Amr, delikanliyi duydun" der.
O yüce sahabi
-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest birakilir.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber
yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çikarak genc'in
gelmeyecegi, dolayisiyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine
maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razi olmaz
ve "babamizin kani yerde kalsin istemiyoruz" derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :
"Bu kefil babam olsa farketmez cezayi infaz ederim."
Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-"Biz de sözümün arkasindayiz."
Bu arada kalabalikta bir dalgalanma olur ve insanlarin arasindan
genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladim gelmeme gibi
önemli bir nedenin vardi neden geldin?" Genç vakurla basini
kaldirir ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan)
"AHDE VEFASIZLIK ETTI" demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer basini bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :
-"Ey Amr, sen bu delikanliyi tanimiyorsun nasil oldu onun yerine
kefil oldun".
Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razi olsun, vakurla
kanimizi donduracak bir cevap verir,
-"Bu kadar insanin içerisinden beni seçti.
"INSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul ettim" der.
Sira gençlere gelir, derler ki :
-"Biz bu davadan vazgeçiyoruz."
Bu sözün üzerine Hz Ömer :
-"Ne oldu, biraz evvel "babamizin kani yerde kalmasin" diyordunuz
ne oldu da vaz geçiyorsunuz?" der.
Gençlerin cevabi da dehsetlidir :
-"MERHAMETLI INSAN KALMADI" DEMEYESINIZ DIYE ...
bende bu güzel yazıyı burada yayınlıyorum ki, güzel bir yazı yayınlamadı demeyesiniz diye..:)
Derler ki :
-"Ey halife, bu aramizdaki arkadaş bizim babamizi öldürdü. Ne
gerekiyorsa lütfen yerine getirin."
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar , Suçlanan genç der ki :
-Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer;
-Anlat bakalim nasil oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
-"Ben bulundugum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim
ailemle beraber gezmeye çiktik, kader bizi arkadaslarin bulundugu
yere getirdi. Afedersiniz hayvanlarimin arasinda bir güzel atim var
ki dönen bir defa daha bakiyor, hayvana ne yaptiysam bu
arkadaslarin bahçesinden meyva koparmasina engel olamadim,
arkadaslarin babasi içerden hisimla çikti , atima bir taş, atti
atim oracikta öldü. Nefsime bu durum agir geldi, ben de bir tas
attim, babasi öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaslar beni yakaladi,
durum bundan ibaret" dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer:
-"Söyleyecek bir sey yok, bu suçun cezasi idam.Madem suçunu da
kabul ettin" dedi.
Bu sözden sonra delikanli söz alarak
-"Efendim bir özrüm var" diyerek konusmaya basladi
- "Ben memleketinde zengin bir insanim, babam rahmetli olmadan bana
epey bir altin birakti. Gelirken kardesim küçük oldugu için
saklamak zorunda kaldim. Simdi siz bu cezayi infaz ederseniz
yetimin hakkini zayi ettiginiz için Allah(cc) indinde sorumlu
olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardesime teslim
eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki :
-"Bu topluluga yabanci birisin, senin yerine kim kalir ki?!"
Sözün burasinda genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- "Bu zat benim yerime kalir." O zat Hz. Peygamber Efendimizin
(sav) en iyi arkadaşarindan daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr
Ibni As' dan başkasi değildir. Hz.Ömer Amr'a dönerek,
- "Ey Amr, delikanliyi duydun" der.
O yüce sahabi
-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest birakilir.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber
yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çikarak genc'in
gelmeyecegi, dolayisiyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine
maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razi olmaz
ve "babamizin kani yerde kalsin istemiyoruz" derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :
"Bu kefil babam olsa farketmez cezayi infaz ederim."
Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-"Biz de sözümün arkasindayiz."
Bu arada kalabalikta bir dalgalanma olur ve insanlarin arasindan
genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladim gelmeme gibi
önemli bir nedenin vardi neden geldin?" Genç vakurla basini
kaldirir ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan)
"AHDE VEFASIZLIK ETTI" demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer basini bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :
-"Ey Amr, sen bu delikanliyi tanimiyorsun nasil oldu onun yerine
kefil oldun".
Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razi olsun, vakurla
kanimizi donduracak bir cevap verir,
-"Bu kadar insanin içerisinden beni seçti.
"INSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul ettim" der.
Sira gençlere gelir, derler ki :
-"Biz bu davadan vazgeçiyoruz."
Bu sözün üzerine Hz Ömer :
-"Ne oldu, biraz evvel "babamizin kani yerde kalmasin" diyordunuz
ne oldu da vaz geçiyorsunuz?" der.
Gençlerin cevabi da dehsetlidir :
-"MERHAMETLI INSAN KALMADI" DEMEYESINIZ DIYE ...
bende bu güzel yazıyı burada yayınlıyorum ki, güzel bir yazı yayınlamadı demeyesiniz diye..:)
20 Kasım 2006
huzur




iki gün evvel Kabeyi ziyarete gitmiştik. biraz olmuşdu gitmeyeli, gidelimde bir hasret giderelim dedik, daha öncesinde hususan ramazanda kabenin yakın çevresindeki yollarda ilerlemek bile mümkün değildi. hele park yeri tam bir sıkıntı olurdu..ama bugünlerde yollar boş, her taraf park yeri dolu, sokaklar, caddeler bomboştu. önce sevindim, "iyi " dedim, " rahat rahat girip çıkacağız" .. sonrada bir hüzün çöktü içime, hiç yakışmamışdı bu durgunluk buraya..
içeriye girdiğimde yukarıdaki fotolarda da göründüğü gibi her yer bom boş....sanki sadece ben varım. kabenin etrafı nisbeten daha iyi fakat yine de çok sakin..yerdeki halılar görünebiliyor..
bende bu sakinlikten yararlanayım dedim ve direk kabenin yakınına gittim..aradan sıvışacak yer bulmak bile hayalken şimdi her yer benimdi..istediğim yere gidip öpelirim mis kokulu örtüsünü ve öyle yaptım. gittim yapıştım mübarek örtüsüne..kokladım..öptüm..elimi yüzümü sürdüm..dua ettim..şu anda bile öyle canım istediki, keşke orda olsaydım..
bir ikindi namazı kıldım ki, sizlere tarif edemem, sanki kabede değil de cennette kıldım, kabeye baka baka okudum fatihaları..secdeden kalkar kalkmaz hemen baktım yine..hava da çok güzeldi..serin ve güneşli..secdeden tekrar rukuya kalkarken kabeye bakarak kalktığımda o berrak gökyüzünden süzülen güneşin ışıltıları da bu eşsiz manzara karışınca işte tam bir cennet bahçesi gibi oluyor, burnunuza sürekli kabenin mis kokusunu getiriyor rüzgar ve siz işte burda allahın huzurundasızın.. öyle büyük bir saadetki..namazın hiç bitmesini istemedim..
hep düşünürdüm, şöyle doya doya bir gitsem de seyretsem kabeyi, öpsem doya doya diye...
ama bu mümkün değilmiş, doyum olmazmış bu güzelliğe, baktıkça bakasın, öptükçe öpesin gelirmiş, gittikçe gidesin ve gittikçe dönmeyesin gelirmiş..allahım ne büyük saadetmiş..
şükürler olsun ya rabbim..şükrünü eda etmeyi nasip et, nasip et ki bu nimet elimden gitmesin..
içeriye girdiğimde yukarıdaki fotolarda da göründüğü gibi her yer bom boş....sanki sadece ben varım. kabenin etrafı nisbeten daha iyi fakat yine de çok sakin..yerdeki halılar görünebiliyor..
bende bu sakinlikten yararlanayım dedim ve direk kabenin yakınına gittim..aradan sıvışacak yer bulmak bile hayalken şimdi her yer benimdi..istediğim yere gidip öpelirim mis kokulu örtüsünü ve öyle yaptım. gittim yapıştım mübarek örtüsüne..kokladım..öptüm..elimi yüzümü sürdüm..dua ettim..şu anda bile öyle canım istediki, keşke orda olsaydım..
bir ikindi namazı kıldım ki, sizlere tarif edemem, sanki kabede değil de cennette kıldım, kabeye baka baka okudum fatihaları..secdeden kalkar kalkmaz hemen baktım yine..hava da çok güzeldi..serin ve güneşli..secdeden tekrar rukuya kalkarken kabeye bakarak kalktığımda o berrak gökyüzünden süzülen güneşin ışıltıları da bu eşsiz manzara karışınca işte tam bir cennet bahçesi gibi oluyor, burnunuza sürekli kabenin mis kokusunu getiriyor rüzgar ve siz işte burda allahın huzurundasızın.. öyle büyük bir saadetki..namazın hiç bitmesini istemedim..
hep düşünürdüm, şöyle doya doya bir gitsem de seyretsem kabeyi, öpsem doya doya diye...
ama bu mümkün değilmiş, doyum olmazmış bu güzelliğe, baktıkça bakasın, öptükçe öpesin gelirmiş, gittikçe gidesin ve gittikçe dönmeyesin gelirmiş..allahım ne büyük saadetmiş..
şükürler olsun ya rabbim..şükrünü eda etmeyi nasip et, nasip et ki bu nimet elimden gitmesin..
18 Kasım 2006
vuslat

düşüncesinde vardın mı lezzetine, ölümün.. ve de mevtin, arzu eder bu can kapısına kavuşmayı, tez elden kabrin..
***
güzellikler ve asıl güzel ve asıl güzelin güzeli,
ben geldim, sana geldim ey güzelliklerin Rabbi,
hani? nerde güzelin? nerde O, götür beni O'na Ya İlahi,
vaadini yerine getir götür beni O'na geldim gayri.
***
güzellikler ve asıl güzel ve asıl güzelin güzeli,
ben geldim, sana geldim ey güzelliklerin Rabbi,
hani? nerde güzelin? nerde O, götür beni O'na Ya İlahi,
vaadini yerine getir götür beni O'na geldim gayri.
17 Kasım 2006
BUDA GEÇER..
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye
varır...
Karsısına çıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve
yatacak yer
verecek birileri olup olmadığını sorar...
Köylüler, Derviş’e, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin
küçük
olduğunu söylerler ve Sakir diye birinin çiftliğini tarif edip,
oraya
gitmesini salik verirler...
Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar... Onların
anlattıklarından, Sakir'in, o yörenin en zengin kişilerinden biri
olduğunu
öğrenir...
Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka
çiftlik sahibidir... Derviş, Sakir'in çiftliğine varır... Çok iyi
karşılanır... İyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir... Sakir
de, ailesi
de hem misafirperver ve hem de gönülleri zengin insanlardır... Sonra
tekrar
yola koyulma zamanı gelir ve Derviş Sakir'e ve ailesine teşekkür
ederken,
"Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret." der...
Sakir'den ise söyle bir yanıt alır:
"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz... Bazen görünen, gerçeğin
kendisi
değildir... Bu da geçer...".
Derviş, Sakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt
üzerine uzun uzun
düşünür... Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Derviş’in yolu
yine ayni
yöreye düşer... Sakir' e uğrayıp, ziyaret etmek ister... Yolda
karsılaştığı
köylülerle konuşurken, köylüler "Haaaa o Sakir mi?.. O iyice
fakirledi,
simdi Haddad'in yanında çalışıyor..." derler.
Derviş, hemen Haddad'in çiftliğine gider... Sakir'i bulur... Eski
dostu
yaşlanmıştır... Üzerinde eski püskü giysiler vardır... Geçen
süre içindeki
bir sel felaketinde bütün sığırları telef ölmüş, evi barkı
yıkılmıştır...
Toprakları da islenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden
hiç zarar
görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'in yanında
çalışmak zorunda
kalmıştır... Bu süre zarfında Sakir ve ailesi, Haddad'a
hizmetkârlık
yapmaktadırlar... Sakir, Derviş’i, bu kez son derece mütevazi olan
evinde
misafir eder... Kit kanaat yemeğini onunla paylaşır...
Derviş, vedalaşırken, Sakir'e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün
olduğunu
söyler ve Sakir'den su yanıtı alır:
"Üzülme... Unutma, bu da geçer..."
Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra,
yolu yine
ayni bölgeye düşer... Öğrendiklerinden şaşkına döner...
Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını
yoğunu, en
sadik hizmetkârı ve eski dostu Sakir'e bırakmıştır... Sakir,
Haddad'in
konağında oturmaktadır... Kocaman arazileri ve binlerce sığırı
ile yine o
yörenin en zengin insani olmuştur...
Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini
dile
getirdiğinde yine ayni yanıtı alır:
"Bu da geçer..."
Birkaç yıl sonra Derviş yine Sakir'i arar... Ona bir tepe
gösterirler...
Tepede Sakir'in mezarı vardır ve mezar taşında söyle yazmaktadır:
"Bu da geçer".
Derviş, üzgün bir şekilde, "Allah Allah, ölümün nesi geçecek?"
diye düşünür
ve gider... Ertesi yıl, Derviş, Sakir'in mezarını ziyaret etmek
için geri
döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır... Büyük bir sel
gelmiş,
bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Sakir'in mezarından geriye hiç
eser
kalmamıştır...
O yıllarda, ülkenin sultani, kendisi için çok değişik bir yüzük
yapılmasını
ister... Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda
umudunu
tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini
kaptırmasını,
tembelliğe düşmesini önleyecektir... Hiç kimse, sultani tatmin
edecek böyle
bir yüzük yapmayı başaramaz...
Sultanin adamları bir gün bilge Derviş’i bulurlar, yardım
isterler... Sultan
yüzüğe fena halde takmıştır... Derviş, sultanin kuyumcusuna
hitaben bir
mektup yazar... Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur...
Sultan
önceleri hiçbir anlam veremez; çünkü son derece sade bir
yüzüktür bu...
Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü... Üzerinde biraz
düşünür ve yüzü
aydınlanır... Büyük bir mutluluk ışığı parlar gözlerinde...
Sonunda tam da
istediği bir yüzüğü olmuştur...
Yüzüğün üzerindeki yazı mı?
Şu yazılıdır yüzüğün üzerinde:
"Bu da geçer".
varır...
Karsısına çıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve
yatacak yer
verecek birileri olup olmadığını sorar...
Köylüler, Derviş’e, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin
küçük
olduğunu söylerler ve Sakir diye birinin çiftliğini tarif edip,
oraya
gitmesini salik verirler...
Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar... Onların
anlattıklarından, Sakir'in, o yörenin en zengin kişilerinden biri
olduğunu
öğrenir...
Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka
çiftlik sahibidir... Derviş, Sakir'in çiftliğine varır... Çok iyi
karşılanır... İyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir... Sakir
de, ailesi
de hem misafirperver ve hem de gönülleri zengin insanlardır... Sonra
tekrar
yola koyulma zamanı gelir ve Derviş Sakir'e ve ailesine teşekkür
ederken,
"Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret." der...
Sakir'den ise söyle bir yanıt alır:
"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz... Bazen görünen, gerçeğin
kendisi
değildir... Bu da geçer...".
Derviş, Sakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt
üzerine uzun uzun
düşünür... Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Derviş’in yolu
yine ayni
yöreye düşer... Sakir' e uğrayıp, ziyaret etmek ister... Yolda
karsılaştığı
köylülerle konuşurken, köylüler "Haaaa o Sakir mi?.. O iyice
fakirledi,
simdi Haddad'in yanında çalışıyor..." derler.
Derviş, hemen Haddad'in çiftliğine gider... Sakir'i bulur... Eski
dostu
yaşlanmıştır... Üzerinde eski püskü giysiler vardır... Geçen
süre içindeki
bir sel felaketinde bütün sığırları telef ölmüş, evi barkı
yıkılmıştır...
Toprakları da islenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden
hiç zarar
görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'in yanında
çalışmak zorunda
kalmıştır... Bu süre zarfında Sakir ve ailesi, Haddad'a
hizmetkârlık
yapmaktadırlar... Sakir, Derviş’i, bu kez son derece mütevazi olan
evinde
misafir eder... Kit kanaat yemeğini onunla paylaşır...
Derviş, vedalaşırken, Sakir'e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün
olduğunu
söyler ve Sakir'den su yanıtı alır:
"Üzülme... Unutma, bu da geçer..."
Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra,
yolu yine
ayni bölgeye düşer... Öğrendiklerinden şaşkına döner...
Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını
yoğunu, en
sadik hizmetkârı ve eski dostu Sakir'e bırakmıştır... Sakir,
Haddad'in
konağında oturmaktadır... Kocaman arazileri ve binlerce sığırı
ile yine o
yörenin en zengin insani olmuştur...
Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini
dile
getirdiğinde yine ayni yanıtı alır:
"Bu da geçer..."
Birkaç yıl sonra Derviş yine Sakir'i arar... Ona bir tepe
gösterirler...
Tepede Sakir'in mezarı vardır ve mezar taşında söyle yazmaktadır:
"Bu da geçer".
Derviş, üzgün bir şekilde, "Allah Allah, ölümün nesi geçecek?"
diye düşünür
ve gider... Ertesi yıl, Derviş, Sakir'in mezarını ziyaret etmek
için geri
döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır... Büyük bir sel
gelmiş,
bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Sakir'in mezarından geriye hiç
eser
kalmamıştır...
O yıllarda, ülkenin sultani, kendisi için çok değişik bir yüzük
yapılmasını
ister... Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda
umudunu
tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini
kaptırmasını,
tembelliğe düşmesini önleyecektir... Hiç kimse, sultani tatmin
edecek böyle
bir yüzük yapmayı başaramaz...
Sultanin adamları bir gün bilge Derviş’i bulurlar, yardım
isterler... Sultan
yüzüğe fena halde takmıştır... Derviş, sultanin kuyumcusuna
hitaben bir
mektup yazar... Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur...
Sultan
önceleri hiçbir anlam veremez; çünkü son derece sade bir
yüzüktür bu...
Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü... Üzerinde biraz
düşünür ve yüzü
aydınlanır... Büyük bir mutluluk ışığı parlar gözlerinde...
Sonunda tam da
istediği bir yüzüğü olmuştur...
Yüzüğün üzerindeki yazı mı?
Şu yazılıdır yüzüğün üzerinde:
"Bu da geçer".
16 Kasım 2006
15 Kasım 2006
büyük zeytin ye ama büyük laf konuşma
14 Kasım 2006
peygamberimiz neler buyurmuş, neler yapmış?
tv de bir kanalda deniz manzarası gördüm, aklıma peygamberimizin deniz hususunda ki bildiğim ve bilmediğim hadis-i şerifleri geldi. kim bilir ne güzel şeyler söylemiştir. her hususda insanlığa rehber olan efendimizin hadisleri her zaman çok merakımı celbetmiştir çok da bilgim olmamakla beraber..sonra aklıma şöyle bir şey geldi;
sizlerden hem öğrenmek hem öğretmek adına , hepinizin etkilendiği veya çok sevdiği hadis-i şerifleri bir tane iki tane..artık gönlünüzden ne koparsa,buraya yazmanızı rica ediyorum. böylelikle "yaa" dediğimiz efendimizin yeni yeni hadislerini öğrenmiş oluruz. katılırsanız çok sevinirim..
sizlerden hem öğrenmek hem öğretmek adına , hepinizin etkilendiği veya çok sevdiği hadis-i şerifleri bir tane iki tane..artık gönlünüzden ne koparsa,buraya yazmanızı rica ediyorum. böylelikle "yaa" dediğimiz efendimizin yeni yeni hadislerini öğrenmiş oluruz. katılırsanız çok sevinirim..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





